Türkiye’de yeniden “yeni anayasa” tartışmaları başladı. Her birkaç yılda bir bu başlık ısıtılıp kamuoyunun önüne geliyor. Peki gerçekten mesele yeni bir anayasa mı, yoksa mevcut sistemin ürettiği sorunlar mı?
ALİ ÖZTÜRK
Türkiye’nin yürürlükteki anayasası 1982 darbe döneminin ürünü. Bu bir gerçek. Ancak bugüne kadar en kapsamlı değişiklikler, özellikle 2000’li yıllarda ve 2010 referandumuyla yapıldı. 2017’de ise sistem köklü biçimde değişti ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçildi. Yani bugün yaşadığımız yönetim modeli, “değişmemiş bir darbe anayasasının zorunlu sonucu” değil; bilakis son yıllardaki siyasi tercihlerle şekillenen bir sistem.
Bugün yaşanan sorunlara baktığımızda tablo net:
Ekonomik kriz, yüksek enflasyon, liyakat tartışmaları, kurumlar arası denge sorunu… Bu başlıkların hiçbiri doğrudan anayasa maddesi eksikliğinden kaynaklanmıyor. Daha çok uygulama ve denge-denetim mekanizmalarının zayıflamasıyla ilgili.
İşte burada muhalefetin, özellikle de Cumhuriyet Halk Partisi’nin yaklaşımı dikkat çekiyor. CHP uzun süredir “güçlendirilmiş parlamenter sistem” önerisini savunuyor. Bu önerinin temelinde şu mantık var: Gücün tek elde toplanması yerine, yasama-yürütme-yargı arasında daha dengeli bir yapı kurmak.
Sebep-sonuç ilişkisini net kuralım:
•Eğer karar alma süreçleri tek merkezde yoğunlaşırsa → denetim zayıflar.
•Denetim zayıflarsa → ekonomik ve idari hataların bedeli ağırlaşır.
•Hataların bedeli ağırlaşırsa → vatandaşın günlük hayatı etkilenir.
Bugün yaşanan ekonomik dalgalanmalar ve kur şokları sonrası oluşan güven sorunu da bu zincirin bir parçası olarak değerlendiriliyor.
CHP’nin katkısı sadece eleştiri değil. 2022’de altı partinin ortaklaşa hazırladığı sistem taslağı, Türkiye’de uzun süredir görülmeyen bir uzlaşı kültürü örneğiydi. Bu çalışma; güçlendirilmiş Meclis, tarafsız cumhurbaşkanı, bağımsız yargı ve şeffaf kamu yönetimi gibi başlıkları içeriyordu. Yani “karşı çıkmak” değil, “alternatif üretmek” söz konusuydu.
Yeni anayasa elbette yapılabilir. Ancak toplumun geniş kesimlerinin katılımı olmadan, sadece sayısal çoğunlukla hazırlanacak bir metin toplumsal mutabakat üretmez. Anayasa dediğimiz şey, iktidarın değil milletin sözleşmesidir.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey belki de yeni bir metinden önce, mevcut kurallara bağlılık ve kurumsal güveni yeniden inşa etmektir. Hukukun üstünlüğü, şeffaflık ve hesap verebilirlik sağlanmadan, hangi anayasa yazılırsa yazılsın pratikte aynı sorunlar yaşanacaktır.
Sonuç olarak mesele sadece “yeni anayasa yapalım mı yapmayalım mı” değil.
Asıl soru şu: Türkiye daha güçlü bir demokrasi mi istiyor, yoksa mevcut güç yapısını kalıcılaştıran bir düzenleme mi?
Eğer amaç gerçekten demokratik bir gelecekse, muhalefetin özellikle CHP’nin ortaya koyduğu kurumsal denge ve parlamenter güçlendirme önerileri, bu tartışmanın merkezinde olmak zorunda.
Çünkü anayasa metinleri değil; o metinlere ruh veren demokrasi kültürü ülkeleri ileri taşır.