Münevver Özgenç yazdı: Sahipsiz ülkenin yazgısız hayvanları…

“…Balkon yıkarken bile karınca gördüğünde olduğu yeri kuru bırakıp geçen, arabaların altında ezilmiş kedi köpeklere içlenen ben; fotoğraflardan gördüğüm yanmış kaplumbağalara, yaban domuzlarına, köstebeğe, belki de milyonlarcası ile yok olmuş arıya, karıncaya, kendi yaşam alanlarında ateşlere savrulmuş cümle börtü böceğe yanıyorum şimdi…”
MÜNEVVER ÖZGENÇ
“Özgöğüncüsü oldum” derdi annem; süregelen bir şeylere üzülüp dertlenirken.
Günlerdir, bir cehennemin pençesinde ülkem!
Göğünmek ne ki öz bitti, söz kalmadı; yürekler tükenirken…
İlahi kadere değil ama ülkelerin, toprakların yazgısına inanırım ben.
Daha doğrusu yazgısızlığına.
Savaşın, kıtlığın, kör cehaletin ortasında kıvranan aç- perişan, çaresiz halkları gördükçe; insanca yaşamak varken.
İlkinde bir görünmeze yüklenir ah.
Diğeri insan elinden!
Hadi, en hafifinden başlayalım: İşbilmez, öngörüsüz yönetimlerden.
Belli ki özenle seçilmiş bir, bir!..
Hem kel hem fodul misali hiçbiri kıl aldırmaz burnundan, tepeden tırnağa kibir!
*
Ülkenin kadersizi olur da, içinde yaşayanlar gönençli kalır mı?
Kaynağını emip, kaymağını yiyen kodamanlar, bezirganlar, yağmacılar dışında!.
Savaş- salgın bir yana, başı ayıkmaz önlenemese de önlemi alınabilir depreminden, yangınından, selinden!
Sırf insanlar değil ağacından ormanına, kurdundan kuşuna, arısına, ince belli karıncasına kadar tüm canlılar payını alır yaşama ve doğaya karşı ihanetten, ihmalden.
Ülkeme gelince: Yüz yıllık bir süreçte eşsiz çoğrafyasına, konumuna, doğal zenginliklerine diş bileyen alıcı kuş emperyalizme karşı dünyanın en zorlu kurtuluş savaşını başarıp, cumhuriyetle birlikte çağdaşlıktan, laiklikten, kadın-erkek eşitliğinden, bilimden-sanattan yana aydınlanmaya ve üretmeye durmuş bir ülkeden:
Her alanda geriye gitmiş, eldekini avuçtakini tüketmiş, en geri kalmış ülkeler safına düşmüş sahipsiz bir ülkeye.
Asıl iç yakıcı olan bu: Nereden nereye?
*
Evladın, kocanın, babanın hayırsızı olur da başa gelenlerin hayırsızı, haini olmaz mı hatta?
Anne- babasından yüz çevirip eksiğini, hatırını sormayan uçarı evlat,
Çocuklarını aç- perişan ortada bırakıp sırf kendi zevkine dolanan sorumsuz baba misali.
Karısının kolundaki bileziğe, parmağındaki yüzüğe göz dikip gündeliğine el koyan koca gibi…
Savaştan çıkmış bir ülkenin küllerinden yoktan var edilmiş, her biri deve dişi, dünya gözdesi işletmelerinin önce sözde zarar ettirilip, ardından özelleştirme adı ile bazıları sırf arsa fiatına, yerli işbirlikçiler eliyle, yabancı sermayeye peş peşe “babalar gibi” satılmasını,
Oluşabilecek salgınlara, afetlere, zor günlere karşı yoksul halkın, hepimizin vergileriyle oluşan kurumların kapatılıp kapısına kilit vurulmasını düşününce insan:
“Başıma gelenler hep senden”
Tüm dünya ile birlikte, bir buçuk yıldır yakamıza yapışan pandemiden muhtemel ki kurtulabilecek binlerce vatandaşın kaybedilişi, kendi aşı merkezimizde kendi bilim insanlarımızın üretebileceği aşı yoksunluğundan.
Uzmanlara göre, etkin bir erken müdahaleyle yayılmadan söndürülebilecek yangınlar, yangın uçağımızın yokluğundan.
Bir ateş topu şimdi güzelim Akdeniz Coğrafyası.
Günlerdir bizi de yakan!
Bir kıyamet filmi; Toros Dağlarınının yemyeşil ormanlarını ateşten diliyle yalayıp yutan; gece- gündüz, nefesimizi tutarak izlediğimiz.
Kararmış yamaçlar.
Küle dönmüş evler.
Koskoca bir yalnızlık duygusu, isyana varan; insanlar çaresiz.
Canlı haberler, zorlu çekimler; tehlike altında kameraman, muhabirler.
Canı pahasına alevleri söndürmeye çalışan görevliler.
Canla başla yardıma koşan gönüllüler. –Tümüne minnet borcumuz var-
Evinden yurdundan olmuş yöre halkı, feryat- figân köylüler; darmaduman olmuş düzenler. Aç-perişan hayvanlar.
Can dostlarımız yaralı.
Balkon yıkarken bile karınca gördüğünde olduğu yeri kuru bırakıp geçen, arabaların altında ezilmiş kedi köpeklere içlenen ben;
Fotoğraflardan gördüğüm yanmış kaplumbağalara, yaban domuzlarına, köstebeğe, belki de milyonlarcası ile yok olmuş arıya, karıncaya, kendi yaşam alanlarında ateşlere savrulmuş cümle börtü böceğe yanıyorum şimdi.
Acılar, acılar, acılar.
Öz bitti, ömre zarar.
Bir yürek daha ne kadar dayanabilir
Nereye kadar?
Sonra diyorum ki kendime
Yılma bu denli Münevver!
“Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun öyle garip”
*
Her karanlığın mutlaka bir sonu var!..
















