Münevver Özgenç yazdı: “Öyle Bir Zamana Düştük”

“Yaşam felsefesi ve türküleri insan sevgisi üzerine kurulu olmasına karşın, yüzyılın ozanı görüp yaşadığı gerçeğin mihnetiyle dolu yüreğini öyle güzel açmıştı ki bizlere: “Adamın adam sevmesi/Hayli geçti zaman oldu…”
MÜNEVVER ÖZGENÇ
Aşık Mahzuni Şerif’e saygıyla…
Bilmem ilenme mi, dua mı? Böyle bir söz varmış dünyada;
“Tuhaf zamanlarda yaşayasın” diye.
Bizim açımızdan beddua olduğu ortada;
Her biri bir öncekini aratan, tuhaf zamanlara savrulup duruyoruz durmadan.
Keşke, kimi toplumsal acıları unutturmasa, her şeyin ilacı denilen zaman!
Hiç değilse beşer yıl, onar yıl arayla uyandırsa bizi
Koşulsuz, sorgusuz, her şeyi unutup yittiğimiz kan uykulardan!
Giderek kapıldığımız; akıldan ayrı, bilimden ırak, mantıktan öte karanlıklardan!.
Baharın bu deminde, yine iki anımsatma belleğimden;
Zamanın süzgecinden; birisi on sekiz, diğeri sekiz yıl öncesinden.
Görebilsek oysa; yaşamakta olduğumuz ne varsa:
Hepsi birbiriyle ilintili, hepsi aynı bütünün parçası!
**
İlki, yine bir bahar ayındaydı; kışın karı pusu bitmiş, güneşli havalar başlamıştı. Yanılmıyorsam 5 Nisan’dı.
ABD ve eşliğindeki güçler, kitle imha silahlarına sahip olduğu gerekçesiyle ve özgürleştirme- demokrasi götürme söylemleri ile Bağdat’a girmiş, Irak savaşı resmen başlamıştı. (20 Mart 2003)
Bu işgâlde topraklarımızın ABD ordusunun kullanımına açılmasını içeren
1 Mart Tezkeresi TBMM’de reddedilse de, İskenderun limanının ve Türkiye sınırlarının askeri geçişe kısmen açılmasına olanak sağlanmıştı. Bütün bu gelişmelere karşı sendikalar, sivil toplum ve demokratik kitle örgütlerince düzenlenen SAVAŞA HAYIR mitingi için İskenderun yolundaydık.
Yol boyu verilen küçük molalarda birbirimizi beklerken, araçlardan inip bir yandan kıştan çıkmış bedenlerimizi nisan güneşi ile buluşturuyor, giderek çoğaldığımızı gördükçe neşelenip umutlanıyorduk.
O gün, İskenderun’da alanlara- yollara sığmayan bir kalabalık ve ortalığı inleten savaş karşıtı sloganlarla görkemli bir miting gerçekleşmişti.
Ne var ki ne işgâlin ulaşacağı boyutları ne de savaşın Irak’a getireceği yıkımın, talanın bu kadar ağır gerçekleşeceğini öngörememiştik.
Sekiz yıla yakın süren bu kanlı serüvenin bilânçosu bilindiği gibi bir milyonu aşkın sivilin ölümü, yaklaşık beş milyon yetim kalmış çocuk, tecavüze uğrayan binlerce Irak’lı kadın. Yaşanan en ağır insan hakları ihlalleri, insanlık onuruna karşı işlenen on binlerce aşağılık suçlar. Elde kalan, etnik ve dinsel eksende üçe parçalanmış ve hâla her yerinden kan akan Irak!..
Bu kez, güneşin çok az yüzünü gösterdiği aynı yolda yağmurlu- bulutlu, kasvetli bir havada bir avuç kadın yüreklerimiz yaralı, gönlümüz acıyla dolu Reyhanlı’ya doğru yol alıyorduk; ne ile karşılaşacağımızı bilerek.
Bombalı saldırının üçüncü günüydü.(*) Bir gece öncesi CHP kadın kolları olarak geç saatte haberleşip toparlanmış, sabah erkenden yola çıkmıştık.
Mayıs’la coşmuş ormanları, uçsuz bucaksız Amik ovasını kendi sessizliğimizde, sıkıntıyla seyrederek geçtik. Nereye gittiğimizi bilmesek yer yer sarı firezler, her tondan yeşilin fışkırdığı tarlalar arasından Reyhanlı’ya yaklaşan yolumuz sanki bizi bir kıyamet yerine değil de işinde gücünde bir Anadolu kasabasına götürecek gibi sakin, araçsız, boştu. Dört saati aşkın yolculuk boyunca kontrol adına yalnızca bir trafik otosuna rastladık. O da hiç durdurmadan yol verdi.
Şehir merkezine ilerlerken yine bir olağanüstülük yoktu. Ta ki, ikinci patlamanın olduğu alanı görene kadar: İlk izlenimim, korkulu bir kıyaslamaya itti beni; yalnızca erkekler!
Daha geriden düşünürsek, bitmeyen suikastlarla, bombalamalarla her gün sarsılan Afganistan, Pakistan ve Irak görüntülerinde olduğu gibi ve son yıllarda Libya, Tunus, Mısır meydanlarında genç, yaşlı kargaşa içinde telaşla koşuşturan erkek kalabalıkları geldi gözümün önüne, birden irkildim. Oysa oradakiler gelen yabancılara seslerini duyurmaya çalışan, derdini anlatmaya uğraşan ve çaresizce çırpınıp yardım eli bekleyen insanlardı. Yandaş medyanın gözünü kulağını kapamış olduğu, yakınlarını, komşularını, arkadaşlarını kaybeden Reyhanlı halkı idi.
O kalabalığın arasında yirmiye yakın kadın, yalnızca vatandaş ve anne kimliğimizle bir yandan göz göze geldiğimiz insanlara gözyaşlarımızla başsağlığı dilerken, dehşet içinde simsiyah olmuş duvarsız, çerçevesiz binalara, yığılı enkazlara bakıyorduk. Dükkânını, işyerini temizleyen, moloz süpüren, cam takan esnafa geçmiş olsun diyerek cam kırığı yığınları ve derecikler oluşturan yıkama sularının arasında yürümeye çalışıyorduk. En çok dikkatimizi çeken, alanda çok az sayıda güvenlik görevlisinin bulunuşu, ayrıca resmi ya da sivil hiçbir yardım ekibinin ortada görünmeyişi idi. Çok geçmeden ambulans yangısı içerisinde az ötemizde kopan vaveylanın nedeninin rögar kapağının altından vatandaşlar tarafından çıkarılan bir çocuk cesedi olduğunu öğrendik. O an birer insan ve anne olarak ölüm acısını içimizde hissettik,
Reyhanlı’da gördüğümüz manzara, duyduğumuz ifadeler karşısında tek kelimeyle yüreklerimiz dağlandı. En çok ta gençler can kaybı ve yaralılara ilişkin gerçek rakamları duyurmak için isyan içinde yanımıza yaklaşıyor, o gün için halen ulaşılamayan on kayıptan söz ediyorlardı. Birkaç noktada aracımızın önünü keserek olayın boyutlarının duyurulması için insanlar bizden umar bekliyorlardı. Onları öylece bıraktık kendi hallerinde, öfkeli, bitkin…
Reyhanlı’dan gözümüz arkada yaralı, acılı döndük o gün…
Bu duygularla yüklü kederli, ağlamaklı haldeyken ölümünün onbirinci yıldönümünde Mayıs’ın bizden kopardığı güzel insanlardan Aşık Mahzuni Şerif’i –17 Kasım 1940- 17 Mayıs 2002– anma gecesine katıldım.
Ardında bıraktığı yüzlerce eseri ile hep insanlık yolunda doğruluğu, dürüstlüğü, hakyemezliği öğütleyen, aynı zamanda zalime baş kaldırmayı, kula kul olmamayı öğreten büyük ozanın yıllar öncesinden bugünü olduğu gibi öngörüşüne hayran kaldım. En çok da aynı memlekette, aynı topraklarda (Afşin, Elbistan) doğup büyümüş olmaktan yana gurur duydum.
Mersin Cemevi korosunun mükemmel şekilde seslendirip okuduğu birbirinden doyumsuz türküleri dinlerken kâh kederlenip, kâh bilendik, bir yandan memleket özlemini yüreğimizde duyumsadık.
Ve bunca acı, gözyaşı ve savaşa kesmiş dünyada çaresizce dönenirken, güzel bir Mayıs akşamında Aşık Mahzuni Şerif’le soluklanmak bir ilaç gibi geldi biz dinleyenlere.
Tıpkı başımızı bilge bir dost dizine koymuş gibi acılarımızdan sıyrıldık, hafifledik.
Yaşam felsefesi ve türküleri insan sevgisi üzerine kurulu olmasına karşın, yüzyılın ozanı görüp yaşadığı gerçeğin mihnetiyle dolu yüreğini öyle güzel açmıştı ki bizlere:
“Adamın adam sevmesi
Hayli geçti zaman oldu…”
-21 Mart 2013- Mersin İmece-
(*)Reyhanlı Katliamı 11 Mayıs 2013
















