Münevver Özgenç yazdı: Havuçlu kek

“…Eve döndüğümde, hava kararmıştı iyice. Sessiz, hareketsiz yatıyordu yerinde. Dar vakit, gelirken yolda alıp hemen haşladığım o çok sevdiği tavuk kırıntılarına dönüp bakmadı bile. Birkaç saat geçmeden öldü zaten. Beni o günkü son pişmanlığımla baş başa bırakarak. Sesiyle, soluğuyla on altı yıl boyunca can yoldaşım olan, üzüntümü herkesten önce sezen duygulu, asil kedim…”
MÜNEVVER ÖZGENÇ
Umarım fazla görülmez başlık, bunca gündemin arasında.
Üstten bakınca hani, ‘keyif çayı’na iyi bir yoldaş da sayılır aslında.
Beş yıl var ki ne pişirdim, ne yedim.
Bugün, bir başka derdim; sebebi kedim.
İki kez kaybolup da dönüşünü ‘havuçlu kek’e verdiğim.
İkincisi, bir Ekim sonuydu yine; sonsuz gidişinden bir yıl öncesi:
Uzun yıllar bizimle birlikte kısıldığı apartman yaşamından sonra, henüz yeni taşındığımız bahçeli evde, özgürlüğün tadını almış olmalı ki bir akşam üstü, gözümün önünde mutfak penceresinden atladı birden.
Hemen aşağıya indiğimde, az önce peşinden yaptığım çağırma sesime koşup gelen üç-beş kedinin ortasında kalmış, savunma konumuna daha doğrusu bambaşka bir konuma geçmişti. Benden yana bir kez bile bakmadan, kararmakta olan havada, o panikle kaçıp uzaklaştı.
Yakın çevreden başlayarak, üç gün boyunca bütün evleri tek tip olan koca siteyi gezindim; kimseler yaşamıyormuş hissini veren ıssız sokaklarını boylu boyunca. Sonra tek tek, kuytuluklara bakındım, etraftaki boş araziye seslendim. Gece sessizliğinde balkona çıkıp çıkıp, karanlığa doğru ‘pisi pisi’ çağırdım..
Ortalarda yoktu hiç!
Dördüncü gündü, birden aklıma geldi; on beş yıl önce, daha bize yeni geldiğinde dördüncü kat balkon demirlerinden düşüp kaybolmuş, dördüncü günün gecesinde bulmuştuk. Sabahına gelecek, yoldaki çocuklarımız için yaptığım ‘havuçlu kekin kokusundan evi bulmuştur” diye gülüştüğümüzü anımsadım.
Biraz daha zamanın ilerlemesini bekledikten sonra keki fırına koyup, mutfak penceresinin camını iyice araladıktan sonra, belki bir umut diyerek beklemeye başladım. Yatma vakti geldiğinde dış kapıyı kontrol ederken bir de ne görelim; kedi kapıda!.
Ne var ki, ancak bir yıl sürdü bu kavuşma.
1 Kasım 2015 Genel Seçimleri için son parti çalışmalarımızdı.
Ertesi gün 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı olduğundan, aynı zamanda son günüydü sanırım. Sabah evden çıkarken çok hastaydı kedim; keyifsiz, bitkin. Son zamanda adımları aksıyor, doğru düzgün yürüyemiyor, bahçeye bile çıkmıyordu artık. Yaşlılığın olağan süreci olarak tanı koymuştu götürdüğümüz veteriner.
O gün, Toroslar bölgesindeydi katıldığım ekibin çalışması. Onu hasta halinde, gözüm arkada bırakıp çıktım evden. Sanki gitmesem günlerdir verdiğim onca emek boşa gidecek, çalışmalarım sonuçsuz kalacak gibi. -Ah bu benim sorumluluk duygularım!-
Sabahtan başlayıp, akşam saatlerine dek önce bir mahallede, ardından yukarılarda bir kaç köye uğradık. Aklım evde, kedimde.
Benim de bulunduğum, o güne ait bir fotoğraf gördüm daha sonra bir dağlık yerde; üzüntüm, acım öyle yansımış ki yüzüme.
Sonrasında inip, tekrar ilçede başka bir toplantıya.
Eve döndüğümde, hava kararmıştı iyice. Sessiz, hareketsiz yatıyordu yerinde.
Dar vakit, gelirken yolda alıp hemen haşladığım o çok sevdiği tavuk kırıntılarına dönüp bakmadı bile.
Birkaç saat geçmeden öldü zaten. Beni o günkü son pişmanlığımla baş başa bırakarak. Sesiyle, soluğuyla on altı yıl boyunca can yoldaşım olan, üzüntümü herkesten önce sezen duygulu, asil kedim.
Demem o ki çalışma, sorumluluk, bağlılık deyip geçmeyin hemen!..
Bir de hak, emek, kadınlarımız derken, gerçek emeğin değerini bilmeyene sitemim. Emek verenlere sırtını dönene.
Neyse, bugün konu o değil zaten!
Bu akşam, çok sevdiğin havuçlu keki ilk kez pişireceğim beş yılın ardından; bol cevizli. Sonrasında, sokağa indirip etraftaki kedileri çağıracağım geç vakit. Sevgili ruhun için.
Gözüm kapıda olacak bilesin; kulağımda hep miyavlayan sesin;
Belki gelirsin…

















