Toz zaman

“Göz ucuyla gazetenin ilk sayfasına bakındım. Gazetenin sürmanşetinde bir belediye, manşetinde de bir başka belediyenin haberi vardı. Kalan kısımlarda birkaç kurum haberi ve en alttaydı intihar haberi. Yani o “garip” haberi. Fotoğraf bile sıkıştırılmamış kadar kısa. Haberin detayında “Borçları vardı” diye yazıyordu.”
TURAN DAL
“Gökten toz yağıyor” dedi bir amca; içeri girer girmez. Üçlü koltuğa oturdu sonra.
Berber Serdar’ın, “Hoş geldin Muhittin amca” deyişinden öğrendim, amcanın adını.
Koltukta oturan otuzlu yaşlardaki genç tutamadı dilini, “fırtına kopacak sanırsın” diye ekledi.
Kara düşünceler eksik olmuyor içimizden.
Temiz bir hava almaya görsün insan; burnundan, gözünden kor kor dökülüyor da ondan.
Tıraş olmak için berberdeyim o ara. Salonda benim gibi tıraş sırasını bekleyen bir amca ve bir genç var.
Can sıkıntısı, Muhittin amcayı masada dağınık duran gazeteleri okumaya yöneltti. Çok kalmadan gazeteyi aldığı masaya savurdu. Bir intihar haberi okumuştu. Gazetenin ilk sayfasında yazılı bir canın son hikâyesini.
Muhabbet intihar konusuyla devam etti. “Neden intihar eder ki bir insan?” diye sordu amca. Ama karşısında biri varmış gibi, olur da biri ya da birileri söylediklerine cevap verir, vermese de dert değilmiş gibi sordu.
Okuduğu haberden canı sıkılmıştı.
Yüzüne yansıyan hüzünden belli oluyordu sıkıntı. “İş bulursun, çare ölüm mü olur yani borçların varsa, işin elinden alınmışsa?” diye hayıflandı.
Genç, beğenmedi bu mırıldanmayı. Gözlerini seğirtti. “Zor amca, zor” dedi.
“Zor olan ne anlamıyorum, yani ölüm mü çare?” sorusunu ekledi amca.
Genç, yüzünü amcaya döndü ve “Hayır, intiharı savunmuyorum. Ama intihar edene de saygı duyuyorum. Neden bilmiyorum? Neler yaşadığını, ne durumlarda kaldığını bilemeyiz. Kimse kimseye el değil ki. Sadece bu tür durumlarda üzülmeyi biliyoruz ve bazılarımız da eleştirmeyi. Ya öncesi? Hem intihar edenin ne durumlar yaşadığını bilsek de hepimiz aynı durumlardayız. Birbirimizden pek farkımız yok. Ya işsiziz, ya üç kuruşa çalışıyoruz” sözleri döküldü dudaklarından.
Birkaç saniye soluklandı ve devam etti:
“Hem o kadar basit değil. Yıllarca emek verdiğin işinden öyle pat diye çıkarılmak. Dişinle, tırnağınla hayatını düzene koymak için yıllarını veriyorsun. Sonra bir anda tüm kazanımların kesiliyor. Bir insanın iki dudağı arasında hem de. Ya sonrası. Kiradır, borçtur, harçtır; kim ödeyecek? Cebinde bir çay parası olmayan nice insan biliyorum ben. Ki ben de onlardan biriyim çoğu zaman. Allah’tan, iş buldum da kıt kanaat yaşıyorum. Yani o yüzden eleştirmek yerine anlamak lazım amca.”
Amca, gencin dediklerini onaylayarak önce kafasını hafifçe iki kez öne doğru salladı. Sonra yanlış anlaşıldığını düşünerek, “Ben eleştirmek için değil, yani intiharın çözüm olmadığını söylemek istedim. Yoksa ben de biliyorum zor, hem de çok zor. Ben de emekliyim. İki kuruş para alıyorum. Şükür, diyorum ki bu var. Ya olmasa?” dedi.
Genç cevap vermedi. Amca da tek bir kelime dahi eklemedi. İntihar konusu kapandı orada. Başka da konu açılmadı.
Haberin yer aldığı gazeteyi aldım masadan.
Kapının dışına çıktım ve bir sigara yaktım.
Göz ucuyla gazetenin ilk sayfasına bakındım. Gazetenin sürmanşetinde bir belediye, manşetinde de bir başka belediyenin haberi vardı.
Kalan kısımlarda birkaç kurum haberi ve en alttaydı intihar haberi. Yani o “garip” haberi. Fotoğraf bile sıkıştırılmamış kadar kısa. Haberin detayında “Borçları vardı” diye yazıyordu.
Bir ömrü o son ana getiren duygular neydi acaba?
Kaç kez buğulu gözlerle adımlamıştı sokakları; parasız pulsuz yalnız başına? Belki de ağlamıştı sabahlara dek.
Belki de bir anlık karardı, ya da üzerine düşünülmüştü.
Parasızlık, borç yükü; gururunu, duygularını acaba kaç kere incitmişti?
İçerden seslendiler: “Kardeş, sıra sende.”
İçeri girmek için sigaramı söndürdüm.
Gökten toz yağmaya devam ediyordu.
Fırtına mı?
Kopmaz sanırım…
















