ALİ ÖZTÜRK YAZDI/CARPE DIEM: SAAT BU SAAT, DEM BU DEM

İnsan, hayatının büyük bölümünü iki yerde geçiriyor: Geçmişte ve gelecekte.
Geçmişin “keşke”lerinde, geleceğin “acaba”larında…
Oysa hayat, ikisinin arasında sessizce akıp gidiyor.
ALİ ÖZTÜRK
Şeyh Gâlib’in sözü tam da burada insanın omzuna dokunuyor:
“Geçti gün, ferdâyı ko
Sâat bu sâat, dem bu dem.”
Dün geçti. Yarını bırak.
Saat bu saat, dem bu dem.
Bugünün dünyasında bunun karşılığı çoğu zaman “Carpe diem”, yani “anı yaşa” şeklinde ifade ediliyor. Fakat anı yaşamak, çoğu insanın sandığı gibi daha fazla tüketmek, daha fazla eğlenmek, daha fazla haz peşinde koşmak değildir.
Belki de tam tersidir.
Anı yaşamak, içinde bulunduğun anın hakikatini fark etmektir.
Çünkü insan çoğu zaman yaşadığı hayatın içinde değildir.
Bedeni bugündedir ama zihni dünün yaralarındadır.
Kalbi bugündedir ama korkuları yarındadır.
Geçmişte yaşadığı bir kırgınlığı tekrar tekrar düşünür, değiştiremeyeceği olayları yeniden yargılar. Sonra geleceğe döner; henüz gerçekleşmemiş ihtimaller için kaygılanır.
Ve böylece elindeki tek gerçek zamanı, yani şimdiyi, kaçırır.
Oysa insanın gerçekten sahip olduğu şey nedir?
Bir sonraki yıl değil.
Yarın değil.
Hatta bir sonraki saat bile değil.
Şu an.
Ve belki de bundan daha küçüğü:
Şu nefes.
Tasavvufun “dem” kavramı burada bambaşka bir anlam kazanır. Dem yalnızca zaman değildir; aynı zamanda nefestir. İnsan her nefeste kendisine verilmiş yeni bir imkânla karşılaşır.
Bir nefes daha…
Bir fark ediş daha…
Bir dönüş daha…
Belki de insanın hakikate yolculuğu tam olarak burada başlar.
Çünkü hakikat, sürekli dışarıda aradığımız bir şey değildir.
İnsan bazen bütün dünyayı değiştirmek isterken kendisine bakmayı unutuyor. Her şeyi anlamaya çalışırken kendi kalbinin sesini duymuyor.
Oysa tasavvuf insana önce şunu sorar:
“Sen kendini biliyor musun?”
Kendini bilmek, kusursuz olduğunu düşünmek değildir.
Aksine kendi eksikliğini görebilmektir.
Nerede yanıldığını, neye bağımlı olduğunu, neyin peşinden koştuğunu, neden korktuğunu ve aslında ne aradığını fark etmektir.
Belki de insanın en büyük yanılgısı, mutluluğu sürekli bir sonraki durakta aramasıdır.
“Şunu elde edersem…”
“Şu olursa…”
“Biraz daha param olursa…”
“Bir gün her şey yoluna girerse…”
O “bir gün” hiç gelmeyebilir.
Çünkü hayat, gelecekte başlayacak bir prova değildir.
Hayat başlamıştır.
Şu anda.
Bu sabah uyandığında.
Sevdiğin insanın yüzüne baktığında.
Bir dostunun sesini duyduğunda.
Bir ağacın gölgesinde oturduğunda.
Sessizce nefes aldığında…
Bunların hiçbirisi hayatın hazırlığı değildir.
Bizzat hayatın kendisidir.
İşte “Carpe diem”i tasavvufla buluşturduğumuzda ortaya çok daha derin bir anlam çıkar:
Anı tüketme, anı idrak et.
Çünkü insanın elindeki zaman, sahip olduğu en büyük servettir. Para kaybedildiğinde yeniden kazanılabilir. Bir eşya kırıldığında yenisi alınabilir. Fakat geçen bir saniye, bütün dünyanın serveti verilse bile geri getirilemez.
Bu yüzden Şeyh Gâlib’in “saat bu saat, dem bu dem” sözü aslında insana büyük bir sorumluluk yükler:
Madem bu an bir daha gelmeyecek, onu ne için kullanıyorsun?
Öfke için mi?
Kırgınlık için mi?
Kıskançlık için mi?
Bitmeyen hesaplaşmalar için mi?
Yoksa sevmek, affetmek, öğrenmek, iyilik yapmak ve hakikate biraz daha yaklaşmak için mi?
Belki de hayatın sırrı zamanı durdurmakta değil, zamanın içindeki anlamı fark etmekte.
İnsan geçmişini inkâr etmemeli; çünkü geçmiş öğretmendir.
Geleceği de tamamen bırakmamalı; çünkü insanın umuda ihtiyacı vardır.
Ama geçmişin esiri ve geleceğin tutsağı da olmamalı.
Geçmişten ibret, gelecekten umut, bugünden ise hakikat almalı.
Çünkü bize verilmiş olan tek gerçek kapı, şimdiki zamandır.
Ve belki insanın kendisine söyleyebileceği en sade cümle şudur:
Geçti gün.
Ferdâyı ko.
Saat bu saat.
Dem bu dem.
Hayatı daha sonra yaşamaya çalışma.
Sevgiyi daha sonra söyleme.
Özür dilemek için mükemmel zamanı bekleme.
Kendine dönmek için yaşlanmayı bekleme.
İyilik yapmak için şartların mükemmel olmasını bekleme.
Çünkü hayat, bekleyenlere söz vermiyor.
Hayat yalnızca geçiyor.
Ve biz bazen hayatın geçmesinden değil, içinden geçerken onu fark edememekten kaybediyoruz.
Belki de gerçek “Carpe diem” budur:
Anı yakalamak değil, anın içindeki hakikati yakalamak.
Ve insan, bunu fark ettiği anda zamanı kovalamayı bırakıp hayatın içine dönüyor.
Saat bu saat.
Dem bu dem.
Nefes hâlâ bizdeyken…
Hayat hâlâ elimizdeyken…
Kendimize dönmenin tam zamanı.
Çünkü belki de aradığımız şey, hep gelecekte sandığımız halde, bize en yakın yerde duruyor:
Şu anda.
















