Münevver Özgenç yazdı: Yel Poyraza, Bağlar Gazele…

“…Nice vaatte bulunursa bulunsunlar gerçek demokrasiye, eşitliklere açılmayan göz boyamacı bir bağda yedi veren gül olmaktansa, otuz kat karanlıklar altında aydınlığa sevdalı cılız bir yeşerti olmayı, Dünya malı adına ne kadar zenginlik sunarsa sunsunlar, toplumsal yaşamda kadının önünü kesen bir büyük karayelin karşısında, püfür püfür özgürlüklerden yana esen bir küçük esinti olmayı yeğlerim…”
MÜNEVVER ÖZGENÇ
Yönetim anlayışından laik yaşam biçimine, özgürlüklerden kadın-erkek eşitliğine, kültür- bilim- sanattan, yeme- içme, eğlence alışkanlıklarına dayanan niyetlerin gün gibi açığa çıktığı, geldiğimiz son kertede;
Bilirim ki ne hatıraları anmanın, ne de geçmişe yanmanın anlamı yok.
Yine de insan belleği tuhaf;
Ayı, günü geldiğinde iyiyi de kötüyü de unutturmuyor insana;
Günlerdir, geçmişten bir seçim reklamı tebelleş; horonlu, halaylı, “Haydi bir daha bir daha” diyerek dönüp durdu usumda. 12 Haziran 2011 seçimleri.
“Aynı dağın, yeliz biz”. “Aynı bağın gülüyüz biz.”
%49.8 oranında oy aldığı o seçimle birlikte bir değil, üç daha oy çokluğu ile kazandı, ne yazık ki başımızdaki iktidar.
“Ezele de Deli Gönül Ezele”
Bugün, geniş halk kesimleri için yelin poyraza, gülün gazele döndüğü yerde ve Babalar Gününü de yeni savmışken eskilerden bir Haziran yazısı paylaşmak istedim.(*)
Çocuklarına İnsan olmanın, insan kalabilmenin erdemini öğreten ve öğütlemekte olan tüm babalara saygıyla…
***
Hangi bağın bağbanısan gülüsen…
Siyaset üzerine yenilgi duygusu ile ilk tanışıklığı,aaklımın erdiği ilk genel seçimlere dayanır. Üzüntüm- kederim babam içindi çocuk aklımla.
Yedi-sekiz yaş algısına göre sonuç şöyle idi çünkü: Kaybeden babamdı, kazanan ise sokağımızın başındaki, avlusunda kocaman dut ağacı bulunan evin sahibi. Evleri bizimkilerden daha büyük, kendisi babamdan daha genç, daha iri kıyım ve zengin giyimli idi.
Yıl 1965 imiş.
O dönem, uygulanan seçim sistemi sayesinde Türkiye İşçi Partisi’nden seçilip meclise giren 15 milletvekilinin mecliste gösterdiği varlık, ülkemiz siyaset deneyimine kattığı çeşitlilik demokrasi adına hala dillerde.
Çok sonraları ayırtına vardım ki küçücük kasabamızda babam Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP), komşumuz ise seçimde ezici üstünlük sağlayan Adalet Partisinin (AP) ilçe temsilcileriymiş o zamanlar.
Kıt kanaat kazancı ile çocuklarını büyütüp okutmak için sürdürdüğü yaşam kavgasında kimselere eğilip bükülmeyen babamın savunduğu düşünceleri, değer verdiği öncelikleri hiçbir zaman iktidar olanağı bulamasa da ezilenden ve güçsüzden yana durmayı öğreten bir dünya görüşü bizlere bıraktığı en değerli mirası oldu.
Sonraki yıllarda ortaokul ve lise dönemimde okuma sevgisini bizlere aşılayıp, ülke ve dünya gerçeklerini önümüze seren kitaplarla tanıştıran abilerimiz, öğretmenlerimiz hep yanımızda idi.
Bu sayade bizler yüreğimizle, bilincimizle insanlığın iyiye gidişinden yana can atsak da, ne ki devran bir türlü doğrudan, güzelden yana dönmedi ülkemizde. Gözlerini kıpmadan, mutluluğu uğruna verilen onca can, hapishanelerde tüketilen ömür, ödenen bedel yoksulluk- çaresizlik ve dincilik kıskacındaki halkımıza ne başa gelip çekilenin alınlara yazılmış kader olmadığını göstermeye yetti ne de asıl sebebi görmelerine.
Yine de dünya şairi Nazım Hikmet’in dediği gibi, kabahatin büyüğünün kendilerinde olduğunu söylemeye bugün de varmaz dilimiz.
Belendiği ağır uykulardan bir türlü kendine gelemeyişini, balık hafızasını, suskunluğunu, tepkisizliğini hiçbir öğretinin terazisine vuramasak da işin ucunun büyük büyük güçlere, karanlık özlemcilerine, biçilen rollere dayandığını biliriz çünkü;
Ülkeyi düzlüğe çıkarmada bir türlü yol yöntem tutturamayışın, bir araya gelemeyişin, beceriksizliklerin payını da yabana atmadan.
1940’tan başlayarak peş peşe kurulan Köy Enstitüleri ile aydınlanmaya durmuş bu topraklarda 21 köy güneşinin türlü kara çalmalar sonucunda kısa zamanda kapatılması ile aydınlığa, bilime, kadın-erkek eşitliğine yüklü başakları tam olarak gün yüzüne ulaşamadan zehirli ayrık otlarınca boğulmuş, dağımıza da, tarlamıza da karanlıklar çökmüştür yeniden.
12 Eylül faşist darbesinin ülkemizin üzerinde koyulttuğu karanlık ise gerici kör tohumların boy atmasına yaramış ve şimdilerde kutlanan hasat bayramlarını getirmiştir günümüze.
Kusura bakmasınlar ama;
Kendi adıma yolumuz da, yönümüzde bir değildir hiçbir zaman.
Aynı bağın bağbanı da, gülü de bülbülü de olamayız.
Nice vaatte bulunursa bulunsunlar gerçek demokrasiye, eşitliklere açılmayan göz boyamacı bir bağda yedi veren gül olmaktansa, otuz kat karanlıklar altında aydınlığa sevdalı cılız bir yeşerti olmayı,
Dünya malı adına ne kadar zenginlik sunarsa sunsunlar, toplumsal yaşamda kadının önünü kesen bir büyük karayelin karşısında, püfür püfür özgürlüklerden yana esen bir küçük esinti olmayı yeğlerim…
(*)22 Haziran 2011-Mersin İmece
Fotoğraf: ABİDİN YAĞMUR ARŞİVİ
















