Mersin Yaşam Gazetesi

Sermaye ve sanat

Gencer Baykul

Nicedir, aklıma takılan aşağıdaki sorularla boğuşup dururken, kendimi bu yazının içinde buluverdim. Aklıma takılan sorular şunlardı:

Sermaye sanattan ne ister? Sanattan bir beklentisi var mıdır ve bu nedir?

Sermaye, kar-zarar hesabı yapmadan sanatsal teşebbüslerde bulunur mu?

Sermayenin sanat destekçiliği, masum bir destek ve dayanışma mıdır?

Solun değerlerini diline dolayarak sermayeye tetikçilik yapanlar masum mudur?

Ve biz, toplumcu-gerçekçi sanat anlayışını yeniden yeşertebilir miyiz?

Sermaye, kendi doğası gereği ve tüm tarihi boyunca gerçekçi sanat ürününe, gerçekçi sanat anlayışı ve toplumculuğa ölümüne düşman olagelmiştir. Toplumcu sanat anlayışı ile hep davalı ve kavgalı olmuştur.

Çünkü gerçekçi sanat anlayışı; genel manada sanat ve özelde edebiyata toplumsal işlevler yükleyerek, sanat ve edebiyat cephesinde sermayeye karşı bir hattı geliştirmekte ve okuru bir davanın ardından neden gitmesi gerektiği yönünde eğitmekteydi.

İşte bu kadim kan davası;sermayenin, toplumcu sanat anlayışının karşısına bireyci, bunalımcı, cinsiyetçibir sanat anlayışını koymasını, çeşitli maskelerle toplumu uyuşturmasını, okuru bayağılığa alıştırmasını da beraberinde getirmiştir.

Üzülerek belirtmek gerekir ki, toplumsal muhalefetin gerilemesi, bireyci sanatın toplumcu-gerçekçi sanata baskın gelmesine ve piyasa edebiyatının yerleşmesine yol açmıştır.

Peki, bu aşağılık döngüde sermayenin tetikçiliğini yapanlara ne demeli?

Yine ve maalesef, yıllarca sol değerler üzerinden nemalanan ve toplumsal hafızamızın zayıflığı nedeniyle kendi üstünde belirli bir sempati toplayan pek çok isim, esas itibariyle bu “sermaye tetikçiliği” dediğim şeyi yapagelmekteler.

Taylan Kara’nın deyimiyle;

En sıradan pop yıldızları, televizyondaki en pespaye eğlence programlarının sunucuları, yıllarca iktidarı destekleyen sabık yandaşlar, şimdilerde azledilmiş olan iktidarın eski gözdeleri, basının en rezil yüzleri…

Ben bunlardan sadece bir tanesinin üstünde durarak bu başlığı kapatayım!

Demeçlerden ilki biraz eski:

“Türk Silahlı Kuvvetleri, ülkemizde her şeyin çıkmaza girdiği bir dönemde yönetime el koymuştur. Bence, zamanında ve yerinde bir karar alınmıştır. Halkımıza hayırlı ve uğurlu olmasını diliyorum.” (Sezen Aksu - HEY dergisi, 22 Eylül 1980)

Aşağıdaki demeç ise daha yakın geçmişten:

“Birileri bize bu ülkede kalıcı barışı tesis edeceğine ve evrensel hukuk kuralları içinde Türkiye'yi demokratikleştireceğine dair bir söz verdi. Ben de bu vaatlere şans tanıdım. "Hayır" demek de bir seçenekti, o da onların fikriydi. Akademik çevrelerin bu süreçleri en ince detayına kadar araştırması, yaşanan acıları tarihsel bir yüzleşme için akademik platformda belgelendirmesi gerekiyor. Bu veriler elimize geçtiğinde, okumaktan biraz imtina eden kamuoyu da vakit ayırıp bilgilendiğinde gerçek bir muhasebe yapabilir herkes. Sabırlı bir insanım, doğruyu beklerim. O zaman hangi eleştiri yerli, hangisi yersiz görülür.”(Sezen Aksu – Hürriyet Pazar Eki, 29 Haziran 2015)

Peki, siz hiç bu sözlerin tekzip edildiğini duydunuz mu? Bir özeleştiri, bir mahcubiyet?

İlk demecin üstünden 37 Yıl geçmiş, ama muhterem hala, hangisi “yerli”, hangisi “yersiz” beklemektedir.Kendisine muhatap olarak ise okumayan kamuoyunu alıyor. Peki ya okuyan kamuoyu? Onlara karşı bir sorumluluğu yoktur muhteremlerin.

Aslında Onlar, doğru yeri bilmektedir. Kimi zaman bir postalın kenarı, kimi zaman iktidarın yamacıdır o yer!

Düne kadar sazlarıyla, sözleriyle, türküleriyle muktedirlerin zulmüne açık ya da kapalı destek verenler, bugün hiçbir şey olmamış gibi, sol değerler üstünden, yeniden itibar kazanmaya, sol değerler üstünden sanatseverin aklına girmeye ve onu çelmeye çalışmaktadırlar.

Ve biz, toplumcu-gerçekçi sanat anlayışını yeniden yeşertebilir miyiz?

Bunu mutlaka başarabilmeliyiz.

En güçlü silahımız olan sözümüzü dolaştırarak!

Toplumcu-gerçekçi sanat anlayışıyla putlara karşı koyarak!

Sermayeyi sanattan ve hayattan kovacak bir toplumsal muhalefeti örgüleyerek!

Toplumcu-gerçekçi sanat anlayışı, insanlığın bugüne kadar yarattığı tüm kültürel-sanatsal mirasa sahip çıkar, toplumsal dönüşümün yanında saf tutar.

Bireyciliğe en büyük üstünlüğü budur!

Ve ülkemizde bunların en güzel örnekleri çıkmıştır.

Nazım, Orhan Kemal, Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Yılmaz Güney, Ahmed Arif, Ruhi Su ve daha ismi bilinen-bilinmeyen binlercesi; yaşadıkları büyük ıstıraplara, ödedikleri ağır bedellere karşın, toplumcu-gerçekçi sanat anlayışından ödün vermemişlerdir.

Özü itibariyle, sınıflı bir toplumda sanatsal tarafsızlık, egemen sınıf hangisiyse onun safında olmak anlamını taşır.