Mersin Yaşam Gazetesi

Etimiz vardı da budumuzdan kestiler

Osman Namdar

Bu ülkede hayvancılık yanlış politikalar ve politikasızlık kurbanıdır. 1980 sonrası süreçte, o zamana kadar ne kadar  yeterli olduğunu bilmediğimiz "kendi kendine yeterli ülke" lafı vardı. Doğruluk payı şu an konumuz değil. Ama  çok düşük olan milli gelire rağmen ülkede az veya çok, et ve süt neredeyse her haneye giriyor, hele et talebi konusunda hiçbir yakınma yoktu. Eksiklik veya yetmezlik daha fazla kent çeperlerinde yaşayan yoksullarda söz konusuydu.

12 Eylül geldi.

Özal’ın meşhur 24 Ocak Kararlarının, kemer sıkma politikalarının uygulanmasıyla işçi ve emekçilerin  hak talepleri tırpanlandı ya da yok edildi. Devletçilik tu kaka oldu. Sonunda 24 Ocak Kararlarının mimarı Özal iktidar oldu.

Neoliberalizmin gizli adı olarak güzel bir yakıştırma olan "Serbest Girişimcilik"i onunla tanıdı Türkiye. Devlet malları özel sektöre yok pahasına satıldı. Vurgunlar vuruldu. Yeni "türedi zenginler" peydahladı düzen.

Ama yetmezdi.

Özal, o zamanlar %65 olan kırsal nüfusun en fazla %15'lere inmesi gerektiğini söylüyordu. Gerekçesi hazırdı: Gelişmiş denen ülkelerde kırsal nüfus, %10'ların altındaydı. Yüksek kırsal nüfus, gelişmenin önündeki yegane engeldi ona göre. Az kırsal nüfus zenginleşme idi. Kendine göre haklıydı tabii.

Kırsal nüfus denen kitle köylülerdi. Sanayiye ve kentsel tüketime bir hayırları yoktu. Lüks içinde yaşamıyorlardı ama kendine yetecek yiyeceğini çıkarıyor; iki ineği, beş koyunu, sekiz tavuğu, iki dönüm tarlası ile ununu, etini, sütünü, yumurtasını kendine yetecek kadar üretiyordu.  Şeker, tuz, çay haricinde belki kent ya da kasabadan biraz basma, lastik pabuç falan alıyordu.

Sanayi üretime ve lüks tüketime pazar gerekiyordu elbette. Bunun için bu kentle incecik bağı olan nüfusun, kentlere göçürülmesi -siz bunu kırsal nüfusun azaltılması anlayın- gerekiyordu. Televizyon, buzdolabı, ocak, konut, vs. vs. satılacak birçok şeye pazar gerekti. Lüks tüketim de bunun cabasıydı.

Yeni tarım tekniklerini kırsala götürmek, orada üretimi artırmak, bilgiyi oraya taşımak yerine kırsal nüfusun göçürülmesi gelişme, uygarlaşma, modernleşme idi.

Kırsalda üretim yapana hiçbir zaman yeterince destek yoktu, olmadı. Köylünün gözü açılmıştı artık! Öküzü sattı, ineği eşeği, koyunu keçiyi. Tarlayı öksüz bıraktı ve göçtü şehre. Zenginlik para nerdeyse oradaydı. Para da şehirdeydi.

Göçtüler.

Kentlerin çeperlerine yığıldılar. Kimi hırsız oldu, kimi uğursuz. Kimi karın tokluğuna iş buldu, kimi yıkıntı gibi duran kahvehane köşelerine sığındı.  Gencecik kızlar fahişeliğe çıktı, oğlanlar kapkaç ve baliye alıştı. Dine sığındı sanayisiz ve iş alanı olmayan şehirlere göçen yoksulluk.

Bulduğuna şükretti,  bulamadığını dilendi; köşeleri dönecekti, çakıldı kaldı köşeyi dönemeden yerinde. Şimdi devlet zorla göndermeye kalksa -ki desteklemeler bir işe yaramadı- kimse köye dönüp üretime katkı sağlamayı aklından bile geçirmiyor artık. Bol bol destek veriyor devlet şimdi köye dönüş için ama nafile.

Sadece ekonomistler değildi bu politikalara destek olan. Batı’yı örnek almış, oradaki bulguları bu ülke için de doğru sanan biliminsanları da çanak tutmuştu bu eğilime. Çünkü büyük işletme daha kârlıydı  yapılan araştırma(ma)lara göre. Kısaca  not düşmek gerekir: Kuzey İtalya bizim kırsal yapımıza çok benziyordu ama AB kriterleri onlara bir şey demiyordu. Bizde ise işletme büyüklüğü şarttı. Aynı şeyi ormancılıkta da yaşamıştık. Geçelim. 

Taa ki o zaman et yetmez oldu, süt yetmez oldu bu topluma. Koyun keçi sayısı, inek sayısı yarıya inmişti çünkü. Eskiden kişi başı bir koyun veya keçi, iki kişiye bir inek düşerdi hayvan sayısı bakımından. Hayvan sayısı azaldı ama verim azalan kadar artırılamadı. Yerine başka bir şey de konamadı; talep artışı ise aldı başını gitti. Boş kalan tarla ise çalılık olmuştu çoktan.

İthal inek getirdi devlet. Olmadı. İthal etlik dana getirdi olmadı. Et getirdi olmadı. Et yetmiyordu, süt yetmiyordu, ot yetmiyordu. Buğday, mısır zaten yoktu.

Meşhur tontonumuz Özal, "nerde ucuzsa oradan alırız" buyurmuştu. Elin ucuzu senin pahalından her zaman daha pahalıydı oysa. Bunu koca koca ekonomistler bilemedi sanki. Oysa bilmedikleri bir şey değildi. Ve gıda, silahtan daha önemliydi stratejik olarak. Bunu hiçbir siyasetçi kavrayamadı.

Ve nihayet bugün kırk takla ile et yiyebilene aşkolsun. 

Sonuç olarak köylünün o iki ineğini, beş koyununu, sekiz tavuğunu elden çıkartarak o insanları kent nüfusuna dahledenler, bugünkü et ve süt açığının sorumlusudurlar.

Etimiz ne, budumuz ne diye kendini başkalarından aşağı görenler ya da bile isteye kendi üreticisi yerine kapitalizme zenginlik övgüsü düzenler çözümsüzlüğün baş sorumlusudurlar.

Bilinsin istedim!