Mersin Yaşam Gazetesi

Sanatın İnsanlaştırma Gücü

Osman Namdar

20/10/2017

Önyargı, ben ve diğeri, yani ben olmayan arasındaki bir ölüm kalım meselesidir. Ben olmayanı tanımama veya tanımlama biçimimizden kaynaklanır.

Bilinmeyenin taşıdığı gizem, onu tanımlama ihtiyacı, tanımlarken kalıp yargılarımızca olumsuzlama ve  bunun sonucunda nötr davran(a)mama olarak yaşanan benmerkezci bir durumdur. Kalıp yargılar nedeniyle oluşmuş önyargılarımız yüzünden, bir kişiyi veya grubu gerçek varoluşları ile değil bizim onlara yüklediğimiz anlamlara göre değerlendiririz. Bu nedenle de değerlendirmelerimiz subjektif, yanıltıcı ve dogmatiktir.

Hiyerarşik toplumsal yapılar, ait olduğumuz sosyo-ekonomik ve kültürel yapılar bu durumun oluşmasında baş aktörlerdir. Farklı olana ve tanımadığmıza karşı duyulan tedirginlik veya korkular, bu duyguları artıran faktörler olarak karşımıza çıkarak bireyi diğer kişi veya gruba karşı dışlayıcı, aşağılayıcı, ötekileştirici bir tutuma iter. Sonuçta ayrımcılık dediğimiz durum insanlar arasında düşmanlık yaratmanın nüvesini oluşturur. Bu nüve, büyüdükçe insanların, toplumların, halkların birbirine düşmanlığına kadar genişler.

Sanat, tüm insanlığa aitçıkmazların, açmazların çözümü, iyi ve güzel olanın ortaklaşması için ortaya çıkmış, insanlığa ait olanın  ortak ve estetik bir anlatımıdır. Bizim diğer insanlarla ve doğayla daha bir bütün olmamızın temellerini atarak "daha bir insan" olmamızı sağlar. Evrensel bir ortaklık kurar.

Sinema günümüz sanatında bu işlevleri yerine getirmede en iyi olanağa sahip bir sanat dili kullanır. Söz ettiğimiz ayrımcılık konusuna değinen iki film var: Tepenin Ardı ve Mandalinalar. Biri yerli, biri yabancı.

Tepenin Ardı, Emin Alper’in ilk filmi. Yanılgılar ve önyargılarla hiç suçu olmayan bir grubun (Yörüklerin) suçlu hale getirilişinin öyküsü. Emekli olup baba toprağına dönmüş bir baba-dedenin, oğlu, torunlarının hiç yüz yüze gelmedikleri göçerlere önyargıları yüzünden düşmanlaşmalarının hikayesi. İnsanın içindeki kötülük ve önyargı bu kadar sade ve evrensel bir dille anlatılamazdı.

Diğeri ise Mandalinalar. Yönetmen Zaza Urushadze’nin Sovyetler Birliği’nin dağılma süreci ardından Gürcü-Çeçen savaşı üzerine çektiği bir film. Yaralanarak aynı evde -ev, burada tarafsız mekan; bir Estonyalı’nın- iyileşme sürecinde zorunlu olarak kalan bir Gürcü ve bir Çeçen’in düşmanlıktan dostluğa evrilen hikayeleri. Savaşın saçmalığı, insanların birbirlerini tanıdıkça ayrımcılığın nasıl yok olduğu bu kadar sade bir dille anlatılamazdı.

ÖlenGürcü’nün Estonyalı baba tarafından Gürcülerce öldürülen oğlunun yanına gömüldükten sonraki son sahneşöyle:
-Yani oğlunu Gürcüler mi öldürdü?
-Evet, ama ne fark eder ki?
-Nasıl yani? Oğlunun mezarının yanına bir Gürcü gömdün.
-Ahmet, fark eder mi?
- ....
-Cevap ver!
-Hayır, fark etmez.


Bu konuşmanın ardından Çeçen Ahmet, arabasına biner, Gürcü’nün hep yanında taşıdığı kaseti kasetçalara takar ve uçsuz bucaksız bir manzaraya doğru yola çıkar.

Burada bu iki filmden Tepenin Ardı , ayrımcılığın bir hiçten yaratılmasını; diğer film Mandalinalar ise ayrımcılığın yok edilişini estetik bir dille hüzün ve huzur içinde bırakarak anlatıyor bize.
 

Savaşın ve sanatın dini, imanı, milliyeti yoktur. Savaşların anlamsızlığını ve ayrımcılığın nedeni önyargılar aşılabilir. Bunu da sanat bize gösterir; eğer biz dünyayı önyargılarımızla algılamaktan  vazgeçersek. Ayrımcılığıyenmenin bir enstrümanı olarak sanatın gücü buradadır.
Ve bunu hepimiz yapabiliriz.
 
*Bu yazının fikirannesisevgili arkadaşım Şükran Çamaşırcı’ya teşekkürlerimle.

 

Üyel Ol



Üye Girişi