Mersin Yaşam Gazetesi

Halkların Kederi!

Osman Namdar

 

Bir idealimiz vardı.

"Büyük İnsanlık" diyorduk.

Yeryüzünde halkların bir ve bütün olduğu, "herkesin ihtiyacına göre yaşadığı", kardeşçe ve özgürce birlikte yaşadığı, herkesin kültürünü özgürce geliştirdiği, kimsenin aç ve açıkta kalmadığı, insanca yaşamanın koşullarının yerine getirildiği, insanın birey olarak yeteneklerini geliştirdiği, doğayla ve toplumla bütünleştiği, hastalık ve ölüm dışında acının olmadığı bir dünya kuracaktık.

Devletin ortadan kalktığı, sönümlendiği bir dünya idi bu.

Devlet sönümlensin, herkes kendi dünyasını özgürce yaşasın, kimse kimseyi ve doğayı sömürmesin, doğal kaynaklar herkesin ortak malı olsun, herkes kültürel kimliğini özgürce geliştirebilsin; kırlar, ovalar, dağlar, sular, denizler herkes için ve sonsuz olsun; güneş nasıl yeryüzüne ışığını kimseyi ayırt etmeden saçıyorsa kuşlar, kurtlar, böcekler, çiçekler, ağaçlar ve gökyüzü herkes ve kendi için olsun demiyor muyduk?

Büyük insanlığın kaderi bir olmayacak mıydı?

Dün, halkların kardeşliği naraları atanlar, bugün neoliberal aklın postkapitalist heveslerini tatmin için mi çalışıyor yoksa? Halkları küçük parçalara ayırıp kendi burjuvazisinin ve emperyalizmin kuyusuna itmeyi alkışlamak mı kendi kaderini tayin hakkını savunmak?

Halkların etnik, dinsel kimliklerine göre ayrılmalarını, halkların/ulusların kendi kaderini tayin hakkı olarak adlandırıp ya da o büyülü terimin ardına sığınıp küçük parçacıklara bölünerek uluslararası sermaye karşısında güçsüzleşmelerini; sınıfsal dayanışmayı parçalayacaklarını, kendine yetememezlikle daha fazla sömürülecekleri burjuva demokrasilerine yönelmeleri mi özgürlük?

 Hani büyük ideal bizleri birleştirecek, kardeşçe yaşadığımız komünist bir dünya kurmamızın yolunu açacaktı. Hani, halklar özgürce ve kardeşçe "büyük insanlık" idealini gerçekleştirecek ve birlikte yaşayacaktı.

Yoksa sermayeyi yöneten kompradorların arzuları peşinde her etnik kimliğin, her dinsel kimliğin bir ülke kurmasını "ulusların kendi kaderini tayin"i diyerek alkışlayacak mıyız?

Elbette ezilen her halkın kendi kaderini tayin hakkı, o halkın vereceği bir karar. Evet, ezilen bir halkın, sömürülen bir halkın mücadelesine desteklemek görevimiz. Bunları reddetmek, ezen devlet, ulus, halk her kim ve neyse onun yanında olmaktır. Ancak dayanışmayı yükseltmek ve ezenlere karşı ezilenlerin birliğini ve mücadelesini yükseltmek değil midir aslolan?  Bizim “büyük insanlık idealimiz”, halkların dayanışmasını, birlikte yaşamasını savunmak mıdır, yoksa halkların küçük devletçikler halinde bölünerek, daha başka düşmanlıklar doğurup emperyal güçlerin oyuncağı olmasını mı önermektedir?

Yugoslavya örneği önümüzde dururken, halkların eşitlik, özgürlük, adalet içinde birlikte yaşamalarını savunmak yerine, her etnik ve dinsel kimliğin ulus olarak ayrışmasını savunmak, kapitalizmin daha güçlenerek devranını sürdürmesini sağlamayacak mı?

Neoliberalizmin fırdöndü kalemşorları, Kürt ve Türk faşist solcumsular, ne idiğü belirsiz medya züppeleri, emperyal aklın çokbilmiş gevezeleri, halkların adil bir dünyada eşit ve kardeşçe yaşamasını istemek yerine, halkların kendi mitleriyle yarattıkları bilinçaltlarında saklı faşizmi körüklemeye devam ediyorlar. Ezen ve ezilenden daha önemli olan, etnik, dinsel veya bilmem ne tür kimlik artık.  Hiç devlet isteyenlerin, hep devlete evrilmesi bu. Neoliberalizmin kalemşorları bunun için keyifle “kapitalizmin zaferi”ni ilan ediyorlar. Sınıf, paydos!

Bu yüzden emperyalistler, yağlı ekmeğin üstüne bal sürüyorlar artık ve keyifleri yerinde.

Halkların kederi budur!