Mersin Yaşam Gazetesi

Gericileşme ve ilerlemede eğitim (2)

Bülent Ufuk Ateş

30/09/2017

                Milli Eğitim Bakanlığı tarafından bastırılıp öğrencilere dağıtılan ders kitaplarında yer alan yeni müfredat ise resmen ilan edilmemiş de olsa şeriat hükümlerinin duyurulmasıdır. Evrim kuramının programdan çıkartılıp yaratılış inancının mutlaklaştırılması biat ve ümmet kültürünün bilimselliğe tercihi anlamını taşır. Medeni  Kanun’da eşler ve çocuklar aileyi oluşturan eşit bireyler olarak tanımlanırken yeni müfredatta “koca ailenin reisidir” , “ kadınlar hizmetle mükelleftir” , “ ateist, müşrik ve mürtedle” yapılan evliliklerin yasak olduğu benzeri ifadeler gidişatın nereye olduğunun kanıtıdır.

                Öldürmeyi ve ölmeyi kutsallaştıran Cihad kavramının kitaplara yerleştirilmesi gibi çok sayıda gerici, yobaz, şeriatçı hükmün toplumun yönelimini belirleyen eğitim-öğretim programında yer almasını örnekleyebiliriz. Müfredatta yapılan değişiklikleri bütünsel olarak değerlendirdiğimizde, üniversiteler dahil eğitim kurumlarının bilimsel akademik eğitim vermekten çıkartılmak istendiği açıktır. Anaokulları da içeren biçimde tüm eğitim-öğretim kurumlarına şeriatı ülkede hakim kılacak altyapıyı oluşturma görevi verilmiş durumdadır.

                Peki bu gidişat kadir-i mutlak mıdır, kaçınılmaz mıdır, karanlığa mahkum muyuz!

                Yaratılan “Yeni Ortaçağ”ın egemenleri, yani AKP-Saray diktatörlüğü de biliyor ki; zulme, kırıma, baskıya, asimilasyona, eşitsizliğe yüzyıllardır direnen bir Anadolu var. Şimdi pirlerimizin “Bir Olalım, İri Olalım, Diri Olalım” , “Gelin Canlar Bir Olalım” , “Bir Korkuyu Kerbela’da Bıraktık” şiarlarını yeniden ve daha güçlü biçimde haykırmanın, “Bir Yürüyüş Eylemenin” zamanıdır. Gecikmeyelim…

                “Gecikmeyelim” tümcesinin altını kalınca çizmek gerekliliği vardır, çünkü ülkeyi uzun karanıkta bırakabilecek bir yönelime girilmiştir. Adlı adınca karşı devrimdir yaşadığımız bu süreç. “Bu Gidişata “DUR” diyecek politik, ideolojik ve kitlesel güç var mıdır (!) “  sorusunun yanıtlanması gerekiyor. Kısaca buna değinerek bitirelim…

                Kestirmeden şu görüşü savunurum; “muhtaç olduğumuz kudret, tarihsel  birikimimizde vardır…”. Birincisi, Anadolu coğrafyası yüzyıllardır zulme, baskıya, asimilasyona, eşitsizliklere karşı mücadele etmiş önemli bir toplamı barındıragelmiştir.  Şeyh Bedrettin, Börklüce, Pir Sultan Abdal, Baba İshak, Hacı Bektaş Veli, Celaliler… diye sıraladığımızda kastımızın ne olduğu anlaşılacaktır. Daha yakın tarihe gelelim; Islahat-Tanzimat Fermanı, 1908 ve ulusal kurtuluş Savaşı… Özcesi, yabana atılması, görmezden gelinmesi mümkün olmayan tarihsel geçmişimiz. Bu geçmişin içinde laiklik, seküler yaşam, aydınlanmacılık, özgürlükçülük, eşitlik, cumhuriyetçilik kavramlarını görmek gerek.

                İtirazdan neo-liberal tezleri savunanlardan gelebileceğini düşünebiliriz. Tez savunucuları “Bunlar eskimiş” ya da “Bunları savunarak büyük bir güç oluşturulması hayaldir.” Vb. diyebiliyorlar. Üstelik suret-i haktan görünerek “sol” bir dilde kullanırlar, “burjuva değer” diye adlandırabilirler. Doğrudur, sözünü ettiğimiz kavramların çoğu Fransız ve Amerikan burjuva devrimlerinin insanlığa hediyesidir. Ne var ki; başta emekçiler ve yoksullar olmak üzere toplumun çoğunluğuna iktidarı almak için gereksinim duyan burjuvazi emperyalist aşamada hem bu kavramların içeriğini boşaltmış, hem de kendisi baskı-sömürü araçlarını alabildiğince pervasızca kullanmaya başlamıştır. Yaşadığımız süreçte buna içkindir.

                Ama, bu kavramların modasının geçtiğini düşünmeyi gericilik saymak gerek. Gericileşen burjuvazinin kavramlarını 2 binlerin dünyasında yeniden tanımlayarak, aşkın anlamlar kazandırarak “Toplumsal kurtuluş”a evirtmek pekala mümkündür.

                Yerelliğimize dönersek; AKP-Saray diktatörlüğünün en güçlü alan diye tanımlanabildiği, toplumsal ve devlet aygıtının dinselleştirilmesi, şer-i hükümlerin uygulanmaya başlanması aynı zamanda yumuşak karnıdır. Hepimizin bildiği politikalarla toplumsal yarılma gerçekleştirdiği, önemli bir kitleselliği konsolide ettiği gerçektir. Ne ki; toplumun çok önemli bir kesimi de bu politikalarla hiç te barışık değildir. Barışık olmayı bırakın, sesini yükseltmekten de kaçınmamaktadır. Sorun, bunu birleşik ve örgütlü biçimde yapmak, süreklilik sağlamak, önderlik yapabilmekten geçmekte.

                Saldırının boyutu eğitim alanında giderek büyümekte. Karşı saldırıyı da toplumsal duyarlılığın ivme kazandığı aynı alandan yapmak gerektiğini düşünüyorum. Birkaç önermede bulunabilirim: 1) Bu gerici, şeriatçı müfredat programıyla hazırlanan ders kitaplarını çöpe atabiliriz. 2) Çocuklarımızı zorunlu ya da “seçmeli” gibi görünen din derslerine sokmayabiliriz,  3) Akrabamıza, komşumuza, dostlarımıza çocuklarını imam hatip okullarına göndermeme propagandası yapabiliriz., 4) Kendi mahallemizdeki okullarda “Okul Meclisleri” kurabiliriz, 5) İl-İlçe düzeyinde veli örgütlülüğünü yaşama geçirebiliriz…

                Biliyorum; yapabilecek gücümüz, birikimimiz var.

Üyel Ol



Üye Girişi