Mersin Yaşam Gazetesi

İki kanat: Bilim ve sanat

Osman Namdar

Sanat, bir toplumun güzellik duygusunun yansımasıdır. Gelişmiş bir güzellik duygusu varsa bunun sonucu yaratılan sanat eseri, geniş kitleler tarafından beğenilir, sevilir. Bir toplumun kültürel durumunun bir parçasıdır. Ayrı değerlendirilemez. Ha keza, bilim de öyledir. Bilim, aklın ve kuşkunun ürünüdür. Aklın peşinden gitmeyen, gidemeyen toplumlar, hep geri kalmış toplumlardır.  Bilimsel gelişmişlik de bir toplumun gelişmişliğinin, uygarlığının bir göstergesidir. Toplumları uygar bir toplum yapan bu iki edimdir. Değilse çok paranız olması sizi gelişmiş veya uygar yapmaz.

Hani, Darwin’e atfedilen bir söz şöyledir: “Bilim ve sanat bir kuşun iki kanadı gibidir. Bu iki kanadı kullanabilen toplumlar uçar ve özgür olurlar. Uçamayanlar ise tavuk olur. 'Tavuk toplum', önüne atılan bir avuç yemi gagalarken, arkadan yumurtalarının alındığının farkında bile olmaz.” Toplumumuzun hal-i pür melali bırakın kanadın birini ikisini birden kullanamaz bir görünüm sergilemekte ki bunun için sayısız örnek dolu çevremiz. Ne yazık ki güç ve para kimde ise onun istediği biçimde de yumurtalar toplanıyor.

Nerden geldim bu konuya?

Son zamanlarda sıkça gündeme gelen evrim konusu ile deve idrarının sağaltıcı gücünden ve devlet eliyle ortaya serilen mimariden ve “sanatsal aktiviteler”den.

Baktıkça görünen şu: bilimsel düşünce ile inancı birbiriyle yarıştırıyoruz. Biliminsanı yerine filiminsanı denecek tipler, medyanın tüm alanlarını ele geçirmiş evrimle yaradılışı tartışıyor. Yaradılışçılar, yok öyle bir şey diyor ve deve idrarı içmenin bilimsel durumunu açıklıyorlar televizyon ekranlarından. Yok efendim evrim denen şey, eşref-i mahlûk olan insana hakaretmiş de bu dinsizlikmiş de, falanmış filanmış. Dinin bilimsel ve sanatsal yaşama katkısı geçmişte ne olmuş ki bu gün olsun!

İçinde yaşadığımız yüzyılın en önemli bilimsel gelişmeleri biyoloji alanında yaşanacak. İnsana neredeyse sonsuz bir ömür bahşetmeye çalışıyor insanlar ve bunun semeresini de yine bilimle safsatayı ayırabilenler toplayacak.

Görünen köy kılavuz ister mi?

Sanat alanında ise ortaya çıkan sanat değil, sanatın “mış gibisi” yani; Kiç (Kitsch) deniyor buna. “Kitsch, sahte duyguları dile getiren sahte sanattır. Amacı, aslında hiçbir şey hissetmediği halde tüketiciyi derin ve yoğun bir şey hissettiğine inandırmaktır.”*  Bayağı, sanatımsı bir şey yani.  Devlet tarafından ya da belediyeler tarafından desteklenerek ortaya konan rezil üsluplar, mimari “ucube”ler, nerden apartıldığı bilinmeyen konut biçim ve görünümleri, anıt diye dikilen, kör parmağım gözüne, simgelediği şeyi bile küçük düşüren acayip üretimler. Estetikten yoksun  ve insanı hiçbir güzellik hazzına götürmeyen dünyada Kiç (kitsch) diye anılan parasal ürünler.

Örnek olarak neler geliyor aklıma?

Anamur’da elinde muz hevengi taşıyan Türkmen kızı, Kırkağaç’ın kavun heykelleri, Denizli’nin horozu, Beypazarı’nın havucu, Isparta’nı gülü, Kazan’ın nükleer artığı devasa arısı; TOKİ konutlarının kübik(!) odalı, kutu taklidi evlerinin dış cepheleri; yol kenarlarında kocaman kocaman totemlere ya da panolara nakşedilmiş(!) reklamlar, eskinin saksı çiçekleri yerine kenar mahallelerde inşa edilmiş evlerin balkonlarını ve avm koridorlarını süsleyen plastik çiçekler; belediye konserlerinde boy gösteren cırtlak sesli kapıkulu sanatçı bozuntularının yaptığı müzik; başkentin sokaklarını süsleyen dinozorlar…

Sizler de etrafınıza bakınca daha neler görürsünüz, neler! Say say, bitmez.

Oysa uzaya koloni kuran, genetik devrimini gerçekleştiren toplumlar bizim şu an tartıştığımız konuları yüz ya da iki yüz sene önce tartıştı bitirdi.  Laik bir yaşam biçimini seçerek bilim ve dinin bambaşka alanlar olduğunun farkına vardı. Çünkü onların geleneği Musa Heykeli’ni yaptıktan sonra “Konuş ya Musa!” diyen Michelangelo’dan, elindeki sapandan fırlayacak taşın hedefi vuracağından emin olduğumuz Davut Heykeli’ni yapan Bernini’den, daha da ötesi herkesin bildiği “Disk Atan Atlet” heykelini yapan, kendi yaptığı inek heykelini sağmaya kalkan Myron’dan geliyor sanat aşkı.

Ya da “düşünceleri uğruna diri diri yakılan Bruno’dan, giyotinle kafası kesilirken bile “başım gövdeden ayrıldıktan sonra göz kırpıyorsam kafa koptuktan sonra da düşünüyordur” diyerek ölüme giden Lavoisier’den, devletin tanrılarına inanmadığı için öldürülen Socrates’ten geliyordu bilim aşkı.

Bizim gibi bilimin kıçı yaradılışla ya da sanatın kıçı kitschle uğraşmıyor kimse. Onlar, bilim ve sanat denen iki kanatla uçan, özgür kuşlar şimdi.

Bizlere ise kırık iki kanat kaldı.

_____________________________________________________

*http://www.e-skop.com/skopbulten/kitschin-dayanilmaz-cekiciligi/2273

Not: Oryantalist bir bakışa sahip olduğum sanılmasın ama önümüzdeki gerçekler de bunlar.