Mersin Yaşam Gazetesi

Yapabiliriz!

Osman Namdar

 

 

Kargaşa dönemlerinde zaman, hep bilinmezlik taşır, akıl karışıklığı ile doludur. Akıldan daha çok duygular ön plana çıkar  ve bu duygusal durum, hep halkların zararına işler. Sesi yüksek çıkanların bağırtıları ortalığı kaplar, muhalifler susturulmuş, erk sahiplerine ‘sen yanlış yapıyorsun’ diyen herkes hain ilan edilmiştir. Her nasılsa can ciğer komşunuz size düşman olmuş, evler yakılmış yıkılmış, aynı mahallede çocukluklarını geçirmiş oyunlar oynamış arkadaşlar karşı cephelerde birbiriyle savaşmış, kimi yerinden yurdundan olmuş, kimi sakat kalmış, kimi de ölmüştür.

Neyin ne olduğu acılarını unutup sessizce normal(!) yaşama dönünce fark eder herkes ama iş işten geçeli çok olmuştur.

Artık çaresizsinizdir ve atı alan Üsküdar’ı hakikaten geçmiştir.

Tarih boyunca halklar, hep dil, din, mezhep, milliyet, etnisite, ganimet ile yoldan çıkarılmış; herkes bu uğurda ölmüş ya da kendileri gibi düşünmeyenleri öldürmüştür. Bu yüzden tarih bir kan gölü tarihi olarak yazılmıştır.

Gelin biraz yakın geçmişe dönelim.

Lübnan’a ve 1970’lere.

Lübnan; Şiilerin, Sünni Arapların, Dürzilerin, Hıristiyanların bir arada yaşadığı Ortadoğu’nun bir minyatürü. Tüm bu grupların alt grupları, ayrıca kendi dünyasını kurmuş aşiretler de var. 1975’ten 1990’a kadar bu gruplar farklı biçimlerde birbirleriyle çatıştı. Çünkü bu çatışmaların ardında gerçek bir ideoloji yoktu. Dinci, mezhepçi, etnikçi yapılar bir ideolojiden kaynaklanmıyor, kendi küçük çıkarları için hak talep ediyorlardı. Herkes birbirini öldürüyordu.

Yaklaşık 200 bin’den fazla kişi öldü.

Bunun adına Lübnanlaştırma deniyor.

 

Yugoslavya diye bir ülke vardı. 

Etnik ve dinsel yapı çok karmaşıktı. Ortodoks Sırplar, Makedonlar ve Karadağlılar; Katolik Hırvatlar, Slovenler ve Macarlar; Müslüman Pomaklar, Türkler ve Boşnaklar vardı. Sancaklar, Arnavutlar, Romlar ayrı bir dünya.

Bu karmaşık yapı yıllarca birlikte yaşadı. En sonunda emperyalizmin en iyi silahı olan etnik ve dinsel yapıların kullanılmasıyla bölündü, parçalandı. 
Bir ülkeden 7 devletçik çıktı: Sırbistan, Bosna-Hersek, Karadağ, Hırvatistan, Slovenya, Makedonya, Kosova.

Bu süreçte çoğunluğu Boşnak olmak üzere yaklaşık 100-110 bin insan öldü.

Bunun adına Balkanlaştırma deniyor artık.


En son projemiz ise Büyük Ortadoğu Projesiydi.

Atlas Okyanusu’ndan Hint Okyanusu’na, Balkanlar’dan Orta Asya’ya uzanan coğrafyanın emperyalistlerce yeniden şekillendirilerek bu coğrafyada istedikleri gibi at koşturmalarının(kendilerinin değil tabii, sermayelerinin) projesiydi. Körfez Savaşı’nın ardından Saddam’ın bertaraf edilmesiyle başladı. Ortadoğu’ya demokrasi şarkılarıyla sürdü. Arap Baharı nidalarıyla halklar kendi içinde birbirlerini kırdı. En son Suriye’nin demokratikleştirilmesiyle sürüyor.

Bu arada, her nasılsa Suud rejimine kimse bir şey demiyor. Belki de biz yanlış biliyoruz; Dünyanın en demokratik ülkesi Suudi Arabistan’dır.

2002 yılından bu yana ve BOP sürecinde savaşlar nedeniyle Büyük Ortadoğu’da yaklaşık 2-2.5 milyon kişi öldü, 6-7 milyon insan mülteci oldu.

Bahar, kışa döndü.

 

Bu saydığımız dönemlerden halklar ders almadıkça, zulüm ve ölüm bizi terk etmeyecek. Halklar, birbirini kırmaya, Kan Gölü’ne kan akıtmaya, yeryüzünün cehennemine yakıt (petrol demek daha doğru) taşımaya devam edecek ve bunu da hemen hemen hepsi aynı Tanrı’ya, aynı peygambere inananlar yapıyor ve yapacak.

 

Burada bir yanlış var.

Yanlış ki tarih boyunca bu kan ve zulmün sürüp gitmesine neden oluyor. Oysa denmiştir ki “Yeryüzünde iki halk vardır; sömüren ve sömürülen.” Ya aklımızı başımıza alarak hep beraber sömürüye ve her türlü zulme son vereceğiz ya da birbirimizin kanını akıtmaya devam edeceğiz.

Ve çocuklar ölecek, anneler ağlayacak!

 

Din, dil, ırk, soy, sop, mezhep, memleket bizi birbirimizden ayırmamalı, karşı karşıya getirmemeli. Özgür, adil ve insanca bir dünya kurabiliriz.

 

Evet, yapabiliriz!