Mersin Yaşam Gazetesi

Her şey gözümüzün önünde olup biterken sevgili…

Arzu Kaymak

10/11/2016

İlk ne zaman başladı bu hikaye, hatırlamıyorum. Yağmurdan önce miydi yoksa yağmurlar başlamış mıydı? Atlılardan kalan var mıydı, yoksa hepsi gitmiş miydi? Derelerden su akıyor muydu hala yoksa beton yığılmış mıydı? Zeytini dalından topladığımızı hatırlıyorum, sanki daha güneş tepedeydi… Birkaç çocuk vardı, gülerek koşuşturan. Fakat daha çok çocuk hıçkırıkları duyuluyordu. Bazen uzaktan bir toz bulutu kalkıyordu, bir ses duyuluyordu kocaman! “Düştü!” diyorlardı, “Yine düştü!” Henüz bilmiyorduk neyin düştüğünü. Akşamları ajanslar haber veriyordu, “Tozlu rüzgarlar gelecek doğudan” diye. Sonra o rüzgarlar sadece toz getirmiyordu, kan da damlıyordu toz bulutlarının içinden evlerimizin camlarına, çocuklarımızın avuçlarına. Sonra bir gün insanlar insanlar insanlar geldi. Çoklardı, çocuklardı, kadınlar, erkekler, yaşlılar, hepsi hepsi vardı. Çırılçıplaktılar, elleri boştu fakat iki büklümdü belleri sanki sırtlarında ağır yükleri vardı da biz bilmiyorduk. Gözleri derin derin bakıyordu fakat nereye baktıklarını ve neyi gördüklerini biz görmüyorduk.

Sonra O çıktı ortaya. Sesi herkesten fazla duyuluyordu. Hep sinirli, hep nefret doluydu. Her yerde her yerde O vardı. O’nun silueti ve O’nun sesi doldurmuştu hayatımızı. Biz ise sessiz sakin her sabah uyanıyor, arabalara binip işe gidiyorduk. Akşamları ya açıyorduk televizyonları ya da açmıyorduk.

Önce, insan eti istedi. Parça parça insan etleri savruldu gökyüzünden yeryüzüne. Gözde yaşa sahip olanlar en son o zaman ağladı. Sonra zaten kuruduk.

Duyduk ki kara gölgeler dolaşıyormuş sokaklarda, kadınların ve çocukların ölülerini bulmaya başladık tenhalarda. O kızı yaktıkları gün kesildi yağmurlar. Ve O çocuğun cesedi kıyıya vurduğu gün balıklar intihar etti deryada. 

Bir salgın başladı insanoğlu içinde, ölümden de beter. Öldürmüyordu ama yaşatmıyordu da. Birçoğumuz yaşıyor gibi dolanıyorduk ortalarda. “Hayat nedir?” Diye soran olsa, kimsenin verebileceği bir cevap yoktu. Sonra O, daha fazla daha fazla bağırmaya başladı. Salgından olsa gerek, kulaklarımız da duymaz olmuştu. Hepimiz birbirimizin yüzüne boş boş bakıyorduk. Ülkenin diğer yarısında güneş tümden batmıştı. Duyduk ki ölüler sokaklarda bırakılıyordu. Esen son rüzgar, çürümüş insan eti kokusunu getirdi bu tarafa, fakat salgından mıydı neydi, burnumuz koku almaz olmuştu. Sonra rüzgar da küstü, esmez oldu.

Genç ve yoksul erkeklerin ölülerini getiriyorlardı, yıkık dökük toprak evlerin önüne. O evlerden yükselen kadın çığlıkları cam fanuslara çarpıp geri dönüyordu. O yoksul çocuklar o kadar çok öldüler ki, sonra kadınlar çıldırdı. Gözlerini kendi elleriyle oydular.

Ve güneşin sabahı gördüğü son gündü. Minarelerden birer baykuş havalandı. Koca koca gözleri vardı baykuşların. Gelip camlarımıza kondular. Belliydi bir felaketi muştuladıkları. Gök gürledi, yer yarıldı ve baykuşların gözleri gibi kocaman kara bir çukur açıldı ülkenin orta yerinde. O’na benzemeyen her kim varsa tek tek toplayıp attılar içine. Kara çukur yuttukça her bir insanı biraz daha büyüdü, biraz daha büyüdü, büyüdü. Gece ile gündüz arasında bir uçurum oldu. İnsanoğlu kendi tarihine ihanet etti, tüm sıfatlarını yitirdi. Bir adın diğerinden farkı yoktu artık, herkes karanlığa doğru yürüyordu. Sonra kardeş kardeşi itti uçurumdan aşağıya. Kimse kimsenin elini tutmadı. Düşen hep tek düştü.

Her şey  böyle gözümüzün önünde olup biterken sevgili…

Umut, sana bir “ad” bulma telaşından başka bir şey değildi.

Üyel Ol



Üye Girişi